Friday, April 1, 2011

Hıristiyanları kimler öldürdü

18 Nisan 2007’de Malatya Zirve yayınevinde meydana gelen katliamda öldürülen üç Hıristiyan’dan biri olan Necati Aydın, 2000 yılında, İzmir’in Kemalpaşa ilçesinde İncil dağıtırken Jandarma ekipleri tarafından gözaltına alınmış ve çıkarıldığı Mahkemece tutuklanmıştı.

Jandarma karakolunda Aydın’ı, kendilerini JİTEM görevlileri olarak tanıtan ve sadece ön isimlerini kullanan kişiler sorguladılar. Aydın ilk defa o zaman Jandarma istihbaratının kendilerine gösterdiği yoğun ilgiden haberdar oldu. Bir aylık tutukluğunun ardından Aydın ilk duruşmada serbest bırakıldı ve daha sonrada beraat etti. Suçlama İslam dinine hakaretti. Sonradan anlaşıldı ki, Aydın’ı sorgulayan aynı JİTEM görevlileri köylüleri korkutmuş ve onları “dinimize küfredildi” diye ifade vermeye zorlamıştı. Duruşmada köylülerin vicdanı korkuya üstün gelince Aydın serbest kaldı.

Aydın, serbest kaldıktan sonra kendisine kumpas kuran JITEM’cilerin tespit edilip yargılanması için yoğun çaba sarf etti, ama ne savcıların ve ne de kamuoyunun dikkatini çekebildi.

Malatya katliamından sonra, hikâyenin bu dehşetengiz sonunun ta o zaman, Aydının gözaltına alındığı gün yazılmaya başlandığını düşündüm. Evet bu cinayet, tıpkı Dink ve Santoro cinayetleri gibi, kapsamlı bir planın parçasıydı. Bu ülkede neyin ne olduğunu bilen ve davayı yakından izleyen birinin Ergenekon bağlantısını görmemesi mümkün değildi. Darbe zemininin hazırlanmasında bu cinayetlerin yerini ve ne amaçla yapıldığını aşağıda tartışacağım. Ama önce, bu cinayeti kolaylaştıran bir iklimden söz etmek gerek.

Aydını gözaltına aldıran paranoid devlet aklının tarihsel temelleri var bu ülkede. Tıpkı Hristiyanları öldüren katilleri yaratan zehirli bir arka bahçemiz olduğu gibi. Bu yüzden bu cinayetlerin anlamının kuru bir akılla kavrayamayacağımızı düşünüyorum. Tamam, Ergenekon planladı bütün bunları, ama o planlar, kapalı durmaktan sıkılan, katliamlarla, pogromlarla kendini dışarı atan, kara bir ruhun serbest bırakılmasıyla hayata geçirilebildi.


Önce MGK sonra Ergenekon

2001-2002 yıllarından başlamak üzere misyonerlik Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının değişmez maddelerinden birisi haline geldi. “Misyonerlik” bir ulusal güvenlik sorunu olarak takdim ediliyordu.

Ergenekon’un “Lobi” belgesinde sivil topluma nüfuz edilmesi ve şekillendirilmesi ön görülüyordu. 2004 ve 2005 yıllarında tamamı bir avuç Ergenekon sanığı tarafından kurulan, “ulusalcı” derneklerin pıtrak gibi patladığına tanık olduk. Ayasofya derneğinden, Kuvayı Milliye Derneği’ne… Bu dernekleri kuran Ergenekon sanıkları, bir taraftan Hıristiyanlara göz açtırmazken öbür taraftan da aydınlarımızı sindiriyorlardı. Orhan Pamuk’a, Perihan Mağden’e, Elif Şafak’a ve tabi ki Hrant Dink’e karşı açılan davaların arkasında onlar vardı. Tüm duruşmalara geliyor ve gayet örgütlü bir şekilde terör estiriyorlardı. Hrant Dink yargılanırken, onun için “Misyoner çocuğu” pankartıyla hazır bulunanlar da yine onlardı.

Aynı insanlar Türkiye’nin dört bir tarafında “misyoner” avına da çıkmışlardı. Misyonerle ilgili kitaplar, raporlar yazdılar; konferanslar verdiler; davalar açtılar, en üst düzeyde askeri personele brifingler sundular. JİTEM’in bütün bu ilişkiler ağı içerisinde, gerek istihbari bilgi ve gerekse maddi destek sağlama anlamında merkezi bir role sahip olduğunu görüyoruz.


Ergenekon Malatya bağlantısı

Malatya katliamı davası başladıktan bir süre sonra Mahkemeye bir ihbar mektubu ulaşmıştı. Buna göre, Jandarma Alay komutanı ve İlahiyat fakültesi öğretim üyesi bu olayın asıl azmettiricileriydi. Bu ihbar mektubu bir ateş topu gibi kurumlar arasında dolaştı. Mahkeme topu savcılığa attı, savcılık, suçlananlar askeri şahıslar deyip, askeri Mahkemeye gönderdi ve sonunda da askeri Mahkeme, bunda isim ve imza yok, dilekçe vasfına sahip değil diyerek meseleyi kapatıverdi.

İhbar mektubu bir türlü hedefine ulaşamadı ama cinayetin arkasındaki kara gölge de bir türlü rahat durmuyordu. Avukatlar ilk duruşmaya gittiklerinde, telefonda konuştukları dava stratejilerinin kendilerini düşmanlaştıran haberler eşliğinde yerel basında boy gösterdiğini gördüler. İstihbari bilgilerle dolu sofistike mektuplarla tehdit edildiler.

Geçtiğimiz haftalarda meydana gelen Malatya cinayeti bağlantılı Ergenekon operasyonu, o ilk ihbar mektubunda isimleri zikredilen kişileri hedef aldı, jandarma görevlileri ve bir öğretim üyesi tutuklandı.

Savcıyı, bir ses kaydının ve gizli tanığın ifadelerinin harekete geçirdiğini biliyoruz. Gizli tanık da, üstlerinin emirleriyle Protestanların içlerine sızmış, hatta Pastör olmuş bir uzman çavuş. Sonra yine üstlerinin emriyle Müslüman oluyor ve şimdilerde evleri aranan ilahiyat hocalarıyla birlikte televizyonlara çıkıp ülkenin nasıl elden gittiğini anlatıyordu.

Misyoner karşıtı faaliyetler bakımından Malatya o kadar önemli ki, Türkiye çapında yaygara koparan bu çavuşun maaşı da Jandarmanın bu birimi tarafından ödeniyordu. Malatya Jandarma’nın misyonerleri izlemek için avuç dolusu para harcadığı da Mahkeme kayıtlarına giren faturalarla resmen belgelenmişti.

Bu gizli tanığın anlattığına göre, Malatya eski Jandarma komutanı, üstlerinden aldığı emirler çerçevesinde, bu bölgedeki misyonerleri kokutmak için etkili bir eylem hazırlığına girişmişti. Amaç, ülke çapında etkili bir mesaj vermekti. Katiller seçiliyor, hedefe yönlendiriliyordu. Ergenekon sanığı üst düzey komutanlar da sık sık kenti ziyaret ediyordu. Yakalanmalarının ardından bu komutanlardan birinin üzerinden Zirve yayınevinin eski ismi olan Kayranın altının çizildiği power point slaytlar çıkmıştı.

Hepimizin malumu olan o korkunç katliam, bütün bu çalışmaların ardından geldi. Gizli tanığın dediğine göre azmettirici öğretim üyesi olaydan sonra onu arıyor, “vur dedik öldürdüler” diyordu.

Neden?

Bütün bu misyonerlik çalışmaları neden yapıldı, Hıristiyanları neden öldürdüler? Bunun bir tane akılla verebileceğimiz cevabı var. Bir yandan “misyoner” gibi bir günah keçisi üzerinden milliyetçiliği tırmandırmaya hazırlanıyorlardı, buna hiç şüphe yok. Diğer taraftan, Santoro ile başlayan, Malatya’yla zirveye ulaşan ve daha sonra ülkenin değişik yerlerinde teşebbüs aşamasında kalmış olan cinayetlerle tüm dünyaya, “İslamcı” iktidarla birlikte “Hıristiyanların” kıtır kıtır kesildiği bir ülke olduğumuz imajını vermek istiyorlardı. Kafes planında yaptıkları değerlendirmelerden, başarısızlıklarının farkında olduklarını biliyoruz.

Bütün bu misyoner paranoyalarını yayarken bir grup adamın soğuk kanlı hesaplar yaptığına hiç şüphe yok. Ama yazının en başında anlatmaya çalıştığım, bütün bu paranoyaları hemen benimseyiverecek paronid bir devlet aklı var ortada… Bu işler MGK’da tartışılırken çok muhtemeldir ki bazı askerler bu deli saçmalarına gerçekten inanıyorlardı. Hesaplaşmadığımız geçmişimiz bu paronayaları besliyor ve her düzeyde yeniden üretiyor çünkü.

Gelelim polise. Malatya’da da, tıpkı Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi, polisin tüm adımları izlediğini düşünüyorum. Bir “Ermeni”ye, birkaç “misyonere” yönelmiş tehdit umarlarında değildi bence. Ergenekoncuların katilleri nasıl yönlendirdiğini görüyordu polis teşkilatı, ama muhtemelen büyük yapbozun tamamını göremiyorlardı. Malatya’daki kanlı katliamın ardından diğer illerdeki saldırıları durdurdular.

Sonuç, Malatya katliamını JITEM/Ergenekon yapılanmasının gerçekleştirdiğine hiç şüphe yok. Ama bu büyük resmin arkasında bir başka büyük resim daha var ki, onu da geçen gün tweetere yazdığım mesajda özetlemiştim. “Hristiyanları kim öldürdü? Cevap: Ergenekonun açıga çıkarttıgı kötü ruh. Kurumlara, kitlelelere sinmiş kara duman, 1915'den kalan.”

Hukukçu-Yazar

orkece@yahoo.com

Bu yazı Taraf gazetesinin 2 Nisan 2011 tarihli nüshasında yayınlanmıştır

No comments:

Post a Comment