Tuesday, February 1, 2011

Başkanlar, diktatörler ve askerler

Amerika Birleşik Devletleri’nde “başkanlık sisteminin” hangi temeller üzerine kurulu olduğunu ve bu sistemin neden Türkiye’de yürüyemeyeceğini anlamak için, bir düzine akademik makale okumanıza gerek yok. Gidip sadece, Washington DC’de bir tiyatro oyununu izlemeniz yeterli olacaktır. Amerikan başkentinde 25 yıldır sahne alan Capitol Steps isimli tiyatro grubunu izlemek için bir bilet alın ve yerinize kurulun. Sahne açıldığında büyük çoğunluğuna televizyon ekranlarından aşina olduğunuz Amerikan siyasi figürlerinin ve devlet adamlarının çeşitli kılıklarda tek tek önünüzde arz-ı endam ettiklerini ve ölümcül bir kara mizahtan paylarını aldıklarını göreceksiniz. En hafifinden, “kaltak” olarak Türkçeye çevirebileceğimiz “bitch” kelimesinin bayan Clinton için telaffuz edildiğini duyduğunuzda, sanırım sizde benim gibi, ifade özgürlüğü bakımından Türkiye’deki acıklı durumu aklınıza getirir ve derin bir iç geçirirdiniz.

Benzeri bir tiyatro oyununun Türkiye’de oynanması durumunda ne olacağını anlamak için, başbakan için “kof kabadayı” ibaresini telaffuz ettiği için ceza ve tazminat davalarıyla karşı karşıya kalan Ahmet Altan’ın durumuna bakmak yeterli olurdu sanırım. Capitol Steps Türkiye’de sahne alsaydı, tiyatronun kapatılıp oyuncularının da uzun süre çıkmamak üzere hapse atılacağına kimsenin şüphesi olmasın.

ABD’de “başkanlık sistemini” bir diktatörlüğe dönüşmeden uygulamayı mümkün kılan sadece Türkiye’yle mukayese götürmeyecek bu ifade hürriyeti düzeyi değil şüphesiz. Yerel demokrasinin çok güçlü olduğu, 50 federe devletten müteşekkil, olağan üstü karmaşık bir siyasal yapıdan söz ediyoruz. Bu federe devletlerin her birinin kendi parlamentoları, silahlı güçleri, kendilerine özgü ceza ve vergilendirme sistemleri var. Başkanlık aslında, bütün bu parçalı siyasal yapı içerisinde siyasi bir üst bütünlük oluşturmak amacıyla getirilmiş bir organ. İki partili, iki parlamentolu, lobi ve konsensüs kültürünün son derece gelişmiş olduğu “federal” siyasi düzeyi de bu işleyişe yerleştirin.

Başkanlık sisteminin Türkiye’de uygulanmaya çalışıldığında nasıl bir şey olabileceğini anlamak için, herhalde siyasal ve kültürel olarak yakından uzaktan alakamız olmayan ABD örneği değil, Latin Amerika tecrübesi yol gösterici olacaktır. Bu sistemin Latin Amerika’da otoriter rejimlere ve diktatörlüklere kapı araladığını biliyoruz.

Hal böyle olmakla birlikte, dönem dönem başkanlık sistemi dönüp dolaşıp siyasi gündemimizin başlıca maddelerinden birisi haline geliyor. Özal ve Demirel’in Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde olduğu gibi, şimdi de Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi ihtimaline binaen başkanlık sistemini tartışıyoruz. Burada sormamız gereken belki de şu: neden bu sistem, koalisyon hükümetleriyle yönetildiğimiz, parlamenter sistemin ülkeyi yönetmekte görece zaaf içinde olduğu dönemlerde değil de, anlamlı bir parlamento çoğunluğunu elinde tutan, sorgusuz sualsiz takip edilen, güçlü liderler döneminde gündeme geliyor? Örneğin şu anda parlamenter sistem, Erdoğan için yapmak istediği herhangi bir şeyi engelleyecek bir “kısıt” mı oluşturuyor?

Bu soruların birbiriyle alakalı iki yanıtı olduğunu düşünüyorum. İlk yanıt, son dönemde dünya çapında ismi en çok duyulan bir bilgi kaynağından geliyor. Wikileaks’e göre, Erdoğan 2004’de, Ege’deki operasyonları askıya almasını isteyen AB Dönem Başkanı Hollanda Dışişleri Bakanı Bernard Bot’a “Ordu benim kontrolümde olmadığı için uçuşları durduramıyorum” demiş. Aradan geçen yedi yılda değişen bir şey olmadığını, Erdoğan’ın tam da Papandreu ile Erzurum’da el sıkışırken Türk Jetlerinin Ege’de “it dalaşına” girişmesinden biliyoruz.

Buradan bakınca, psikolojik düzeyde, başkanlık, bir türlü kontrol altına alınamayan ordunun sivil iradenin otoritesi altına alınmasının bir aracı gibi görülebilir. Başkanlık sistemini meşrulaştırmaya çalışanlar, ancak “güçlü” bir başkanın ordunun da üzerinde “otorite” kurabileceğini öne sürüyorlar. Bu argümanı ileri sürenler, tam da, başkanlık sistemini diktatörlüğe dönüştürecek olan siyasi iklimin askerî vesayetin devamını garanti altına alan şey olduğunu görmezden geliyorlar. Biz güçlü liderlerimiz olmadığı için askerî vesayet altında yaşıyor değiliz. Basın özgür olmadığı için, ifade hürriyeti kısıtlı olduğu için, denetim ve hesap verme mekanizmaları işlemediği için, siyasal partilerin kurumsal yapıları zayıf olduğu için askerin rejim üzerindeki vesayeti devam ediyor.

Bu vesayet aynı zamanda, siyasi partilerin Max Weber’in belirttiği “karizmatik liderlik” dönemini geçip, güçlü “kurumsal” yapılar oluşturmalarını engellediği için, bütün siyasal sistem “lider kültü” etrafında şekilleniyor. Bu lider kültü bir kere oluştuğu anda da, artık lider, siyasal sistemi de kendi “karizması” üzerinden şekillendirmeye çalışıyor. Bir kere daha başkanlık sistemini tartışmaya başlamamızın nedeni bu işte. Tartıştığımız şey, Türkiye’nin nasıl daha demokratik bir ülke haline geleceği değil, “liderin” hangi yol ve yöntemlerle ülkeyi yönetmeye devam edeceğini münazara etmekteyiz.

Başkanlık (veya yarı başkanlık) sisteminin, zaten çarpık olan siyasal sistemimizi, “ucubeleştireceğinden” benim zerre kadar şüphem yok. Ortadoğu ve Afrika’da diktatörlükler köklerinden sarsılırken, oluşturulacak “ucube” bir sistemin, Türkiye’ye bu coğrafya’da hiçbir saygınlık ve kudret getirmeyeceğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın. Bizim sözde “kudretli” ama aslında her şeyin eski tas eski hamam sürüp gitmesine yol açacak bir “başkana” değil, çok daha fazla demokrasiye ve özgürlüğe ihtiyacımız var. Hem kendimize ve hem de özgürlüğe susamış bütün Ortadoğu ve Afrika halklarına verebileceğimiz en büyük armağan, onların da örnek ve ilham alabilecekleri, tam demokratik bir Türkiye’nin kurulması olacaktır.

TARAF, 02.02.2011

http://www.taraf.com.tr/haber/baskanlar-diktatorler-ve-askerler.htm

1 comment:

  1. güzel demişsiniz lakin "lider kültü" ile "kurumsallaşma" arasında çok da fark göremiyorum. sahnede dekor ihtiyacı hissetmeyen stendapçı kültse; büyüleyici bir dekoru kullanan silik de olsalar bir zümre, kurumsallaşmadır ve nihayetinde nasıl yönetildiğimiz tartışmasıdır olan biten...

    türkiye'nin derin kurumları: yargı,ordu ve sivil bürokrasi fevkalade kurumsallaşmış yapıları içinde sınıfsallaşıp, yönetici elit/ruhban bilincini de nesilden nesile aktarabikmektedir. bu durumda da nasıl "yönetileceğimiz" sorusu ekseninden çıkabilmiş olmuyoruz...

    daha fazla demokratikleşme ile özgürleşme arasında kurduğunuz bağıntının ima ettiği soru "neden yönetiliyoruz?" olmalı değil mi?

    ReplyDelete