Tayyip Erdoğan’la kişisel olarak hayatımda ilk ve son kez 1999 yılı başlarında görüştüm. Erdoğan Siirt’te okuduğu şiir nedeniyle hapse girmek üzereydi ve benim de içinde bulunduğum hukukçulara, mahkûmiyet sonrası yapabileceklerini danışıyordu. Kanımca, Erdoğan’ın iç hukuktaki mahkûmiyeti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde tartışmak bakımından oldukça sağlam bir ifade hürriyeti davası ortaya koyuyordu. Kendi baktığım yerden davasını nasıl gördüğümü açıklamaya çalıştım. Sanırım sonradan, politik sonuçlarını düşünerek bu davayı açmaktan vazgeçti.
Bir saatlik görüşmemiz sırasında, olağanüstü dinleme yeteneği olan, çok akıllı, alçakgönüllü ve bir o kadarda karizmatik bir lider gördüm karşımda. Yanından ayrılırken, Erdoğan’ın Türkiye’nin geleceğinde belirleyici bir rol oynayacağına ilişkin kesin bir kanaat oluşmuştu üzerimde. Sonrasında neler olduğu hepinizin malumu. Erdoğan hapisten çıktı ve başbakanlık koltuğuna oturdu.
Erdoğan iktidarının Türkiye’nin demokratikleşmesi ve askerî vesayetin geriletilmesi bakımından tarihsel bir dönemeç oluşturduğuna hiç şüphe yok. Erdoğan’ın Türkiye’nin gelmiş geçmiş en etkili liderlerinden birisi olduğu da şüpheden varestedir. Türkiye pek çok bakımdan, hiçbir şekilde 2002 öncesiyle kıyaslanamayacak bir durumda. Gelin görün ki, bütün bu pozitif gelişmelere rağmen, Türkiye belli alanlarda yerinde saymaya ve eski ezberlerini tekrarlamaya devam ediyor.
Hâlâ son derece utanç verici bir şekilde, yazarların ve gazetecilerin en çok mahkûm edildiği ülkelerin başında geliyoruz. “Devletin bekasını” korumayı, insan haklarını korumaktan daha öncelikli bir görev olarak gören yargımızın, bu durumda ciddi bir katkısının olduğuna hiç şüphe yok. Ancak hükümet ve Erdoğan, yasal düzenlemeler ve kritik anlardaki pozisyon alışlarıyla, bu durumdan birinci derecede sorumludurlar.
Erdoğan, kendisi de bir ifade hürriyeti mağduru ve söz söylemenin hapisle cezalandırılmasının ne anlama geldiğini çok acı bir tecrübeyle öğrenmiş bir lider olarak, bu konuda çok ciddi bir duyarlılık ve topluma örnek olacak bir aklıselim geliştirebilmeliydi. Ama durum hiç de böyle olmadı...
Örneğin, Hrant Dink’in de ölümüne sebep olan malum 301’inci madde bir türlü ortadan kaldırılamadı. Hükümetin 2004 yılında yürürlüğe koyduğu Yeni Türk Ceza Yasası, ifade hürriyetini kısıtlama potansiyeli olan 40’a yakın maddesiyle, “devletin bekasını” koruma sevdalılarının eline, gazeteci ve aydınları kırıp dökecekleri bir mitralyöz gibi düşüverdi adeta...
Trajikomik bir biçimde, bu Yeni Ceza Yasası’nın en ciddi mağdurları bu hükümet döneminde başlayan Ergenekon davasını canhıraş savunan gazeteci ve yazarlar oldu. Taraf, Zaman ve Star gazetelerinin de içinde bulunduğu, “yandaş” basın, “gizliliği ihlal” ve “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” ettikleri gerekçesiyle açılan binlerce davayla cebelleşiyor.
Bütün bu süreçte, Erdoğan kendisine tanıdığı ifade hürriyetinin sınırlarını olağanüstü boyutlarda genişletirken, kendisini eleştirenlere karşı gittikçe artan oranda hoşgörüsüz bir tutum geliştirdi. Karikatürlerini çizenleri dava etmesi, kafasını kızdıran yazarları açıktan açığa gazete patronlarına şikâyet etmesi, gelişmiş demokrasilerin hiçbirisinde karşılaşamayacağımız, tahammülsüz ve hoşgörüsüz bir politikacı figürü koydu ortaya...
Erdoğan, mağdur olduğu zaman başvurmayı düşündüğü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi”nin eleştiri ve basın özgürlüğü kriterlerini hiçbir şekilde kendisine rehber edinmedi. Politikacılara yönelik eleştirilerin çok sert nitelikte olabileceği, politikacıların kamusal yaşamda edindikleri rol nedeniyle sıradan bireylerin tolere edemeyecekleri eleştirileri sineye çekmek durumunda oldukları yönündeki AİHM bakış açısının başbakanın reaksiyoner tavrına çok yabancı olduğu açıkça ortada...
Başbakanlar, ellerinde bulundurdukları kamu gücü nedeniyle, kendilerine karşı eleştiri yönetenleri dava etme konusunda olağanüstü hassas olmak durumundadırlar. Başbakanın gazetecilere karşı dava açması, sokakta kafasını kızdıran her bireyi kavga etmeye çağıran profesyonel bir boksörün tavrına benzer; bu orantısız bir güç kullanımıdır. Başbakanın açtığı bir davanın sıradan bir vatandaşın açtığı bir dava gibi işlem görmeyeceği çok açık. Ayrıca, o, tutum ve davranışlarıyla, kamu gücünü kullanan bireyler için takip edilecek davranış normları ortaya koyuyor. Hiç kimse bu ülkede bir hâkim veya savcının, ifade hürriyetinin kullanımı konusunda başbakandan daha fazla hoşgörülü olmasını bekleyemez. Bütün bu açılardan bakıldığında başbakan, ifade hürriyeti konusunda iyi anlamda örnek alınacak bir kanaat önderi olamadı...
Tayyip Erdoğan’ın Ahmet Altan’ı dava etmesinin ise kritik bir dönüm noktası oluşturduğunu düşünüyorum. Erdoğan belki bugüne kadar, hukuk yollarını kullanırken, hükümette olmalarına rağmen, iktidarın başka güç odaklarının elinde olduğunu düşünerek kendisini meşrulaştırıyordu. O başbakan olabilirdi ama, hala onu devirmeye çalışan bir de derin devlet vardı ortada... Bu mağduriyet duygu ve kurgusu, gazetecileri dava yoluyla tedip etme yönündeki tuhaf alışkanlığı için, kendince rahatlatıcı bir sebep teşkil etmiş olabilir.
Ahmet Altan’a karşı açtığı davada ise, hiçbir rahatlatıcı ve hafifletici sebebin olamayacağını düşünüyorum. Ahmet Altan, başbakanı AİHM terminolojisiyle söyleyecek olursak, sadece “sert bir şekilde” eleştirdi. Bu eleştirilerin, başbakanı, heykel yıktırmak gibi, popülist ve hoşgörüsüzlüğü yayma anlamında tehlikeli işlerden, Türkiye’nin acil çözüm bekleyen meselelerine yönlendirme amacıyla yapıldığı çok açık. Ahmet Altan, Türkiye’deki demokrasi mücadelesi bakımından sembol bir isimdir. Başbakan’ın açtığı dava ve suç duyurusunun, Altan’ın yargılandığı pek çok diğer davayı da olumsuz anlamda etkileyebileceği, belki başka zaman, ertelenecek olan cezaların, bu yeni atmosfer içinde, fiilen uygulamaya konulabileceği çok açık. Erdoğan, Altan’ı dava ederek, kendisini onu daha önce dava etmiş kişilerle aynı resim karesine yerleştirmiş oldu. Yirmibirinci yüzyılın inşasında söz sahibi olma iddiasında bulunan bir liderin, bu fotoğraf karesinde yer alamayacağı apaçık ortada. İşin bir de vicdan boyutu var. Eğer Altan, başbakanın açtığı dava sonucu mahkûm edilir, hele hele bu mahkûmiyet, diğer davaların da mahkûmiyetle sonuçlanmasına bir biçimde katkıda bulunursa, Erdoğan’ın bu ülkenin demokratlarının gönül defterinden silineceğini düşünüyorum.
Başbakan’ı Ahmet Altan’a karşı açtığı dava ve suç duyurusunu geri çekmeye davet ediyorum. Tayyip Erdoğan, Ahmet Altan’ı, 1999 yılında kendisini de ezip geçen bu sistemin dişlileri arasına atmamalı, gücü ve enerjisini bu çarkların doğru işlemesi için kullanmalıdır.
Hukukçu-Yazar
orkece@yahoo.com