Sunday, January 23, 2011

Erdoğan ve ifade hürriyeti sorunumuz

Tayyip Erdoğan’la kişisel olarak hayatımda ilk ve son kez 1999 yılı başlarında görüştüm. Erdoğan Siirt’te okuduğu şiir nedeniyle hapse girmek üzereydi ve benim de içinde bulunduğum hukukçulara, mahkûmiyet sonrası yapabileceklerini danışıyordu. Kanımca, Erdoğan’ın iç hukuktaki mahkûmiyeti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde tartışmak bakımından oldukça sağlam bir ifade hürriyeti davası ortaya koyuyordu. Kendi baktığım yerden davasını nasıl gördüğümü açıklamaya çalıştım. Sanırım sonradan, politik sonuçlarını düşünerek bu davayı açmaktan vazgeçti.

Bir saatlik görüşmemiz sırasında, olağanüstü dinleme yeteneği olan, çok akıllı, alçakgönüllü ve bir o kadarda karizmatik bir lider gördüm karşımda. Yanından ayrılırken, Erdoğan’ın Türkiye’nin geleceğinde belirleyici bir rol oynayacağına ilişkin kesin bir kanaat oluşmuştu üzerimde. Sonrasında neler olduğu hepinizin malumu. Erdoğan hapisten çıktı ve başbakanlık koltuğuna oturdu.

Erdoğan iktidarının Türkiye’nin demokratikleşmesi ve askerî vesayetin geriletilmesi bakımından tarihsel bir dönemeç oluşturduğuna hiç şüphe yok. Erdoğan’ın Türkiye’nin gelmiş geçmiş en etkili liderlerinden birisi olduğu da şüpheden varestedir. Türkiye pek çok bakımdan, hiçbir şekilde 2002 öncesiyle kıyaslanamayacak bir durumda. Gelin görün ki, bütün bu pozitif gelişmelere rağmen, Türkiye belli alanlarda yerinde saymaya ve eski ezberlerini tekrarlamaya devam ediyor.

Hâlâ son derece utanç verici bir şekilde, yazarların ve gazetecilerin en çok mahkûm edildiği ülkelerin başında geliyoruz. “Devletin bekasını” korumayı, insan haklarını korumaktan daha öncelikli bir görev olarak gören yargımızın, bu durumda ciddi bir katkısının olduğuna hiç şüphe yok. Ancak hükümet ve Erdoğan, yasal düzenlemeler ve kritik anlardaki pozisyon alışlarıyla, bu durumdan birinci derecede sorumludurlar.

Erdoğan, kendisi de bir ifade hürriyeti mağduru ve söz söylemenin hapisle cezalandırılmasının ne anlama geldiğini çok acı bir tecrübeyle öğrenmiş bir lider olarak, bu konuda çok ciddi bir duyarlılık ve topluma örnek olacak bir aklıselim geliştirebilmeliydi. Ama durum hiç de böyle olmadı...

Örneğin, Hrant Dink’in de ölümüne sebep olan malum 301’inci madde bir türlü ortadan kaldırılamadı. Hükümetin 2004 yılında yürürlüğe koyduğu Yeni Türk Ceza Yasası, ifade hürriyetini kısıtlama potansiyeli olan 40’a yakın maddesiyle, “devletin bekasını” koruma sevdalılarının eline, gazeteci ve aydınları kırıp dökecekleri bir mitralyöz gibi düşüverdi adeta...

Trajikomik bir biçimde, bu Yeni Ceza Yasası’nın en ciddi mağdurları bu hükümet döneminde başlayan Ergenekon davasını canhıraş savunan gazeteci ve yazarlar oldu. Taraf, Zaman ve Star gazetelerinin de içinde bulunduğu, “yandaş” basın, “gizliliği ihlal” ve “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” ettikleri gerekçesiyle açılan binlerce davayla cebelleşiyor.

Bütün bu süreçte, Erdoğan kendisine tanıdığı ifade hürriyetinin sınırlarını olağanüstü boyutlarda genişletirken, kendisini eleştirenlere karşı gittikçe artan oranda hoşgörüsüz bir tutum geliştirdi. Karikatürlerini çizenleri dava etmesi, kafasını kızdıran yazarları açıktan açığa gazete patronlarına şikâyet etmesi, gelişmiş demokrasilerin hiçbirisinde karşılaşamayacağımız, tahammülsüz ve hoşgörüsüz bir politikacı figürü koydu ortaya...

Erdoğan, mağdur olduğu zaman başvurmayı düşündüğü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi”nin eleştiri ve basın özgürlüğü kriterlerini hiçbir şekilde kendisine rehber edinmedi. Politikacılara yönelik eleştirilerin çok sert nitelikte olabileceği, politikacıların kamusal yaşamda edindikleri rol nedeniyle sıradan bireylerin tolere edemeyecekleri eleştirileri sineye çekmek durumunda oldukları yönündeki AİHM bakış açısının başbakanın reaksiyoner tavrına çok yabancı olduğu açıkça ortada...

Başbakanlar, ellerinde bulundurdukları kamu gücü nedeniyle, kendilerine karşı eleştiri yönetenleri dava etme konusunda olağanüstü hassas olmak durumundadırlar. Başbakanın gazetecilere karşı dava açması, sokakta kafasını kızdıran her bireyi kavga etmeye çağıran profesyonel bir boksörün tavrına benzer; bu orantısız bir güç kullanımıdır. Başbakanın açtığı bir davanın sıradan bir vatandaşın açtığı bir dava gibi işlem görmeyeceği çok açık. Ayrıca, o, tutum ve davranışlarıyla, kamu gücünü kullanan bireyler için takip edilecek davranış normları ortaya koyuyor. Hiç kimse bu ülkede bir hâkim veya savcının, ifade hürriyetinin kullanımı konusunda başbakandan daha fazla hoşgörülü olmasını bekleyemez. Bütün bu açılardan bakıldığında başbakan, ifade hürriyeti konusunda iyi anlamda örnek alınacak bir kanaat önderi olamadı...

Tayyip Erdoğan’ın Ahmet Altan’ı dava etmesinin ise kritik bir dönüm noktası oluşturduğunu düşünüyorum. Erdoğan belki bugüne kadar, hukuk yollarını kullanırken, hükümette olmalarına rağmen, iktidarın başka güç odaklarının elinde olduğunu düşünerek kendisini meşrulaştırıyordu. O başbakan olabilirdi ama, hala onu devirmeye çalışan bir de derin devlet vardı ortada... Bu mağduriyet duygu ve kurgusu, gazetecileri dava yoluyla tedip etme yönündeki tuhaf alışkanlığı için, kendince rahatlatıcı bir sebep teşkil etmiş olabilir.

Ahmet Altan’a karşı açtığı davada ise, hiçbir rahatlatıcı ve hafifletici sebebin olamayacağını düşünüyorum. Ahmet Altan, başbakanı AİHM terminolojisiyle söyleyecek olursak, sadece “sert bir şekilde” eleştirdi. Bu eleştirilerin, başbakanı, heykel yıktırmak gibi, popülist ve hoşgörüsüzlüğü yayma anlamında tehlikeli işlerden, Türkiye’nin acil çözüm bekleyen meselelerine yönlendirme amacıyla yapıldığı çok açık. Ahmet Altan, Türkiye’deki demokrasi mücadelesi bakımından sembol bir isimdir. Başbakan’ın açtığı dava ve suç duyurusunun, Altan’ın yargılandığı pek çok diğer davayı da olumsuz anlamda etkileyebileceği, belki başka zaman, ertelenecek olan cezaların, bu yeni atmosfer içinde, fiilen uygulamaya konulabileceği çok açık. Erdoğan, Altan’ı dava ederek, kendisini onu daha önce dava etmiş kişilerle aynı resim karesine yerleştirmiş oldu. Yirmibirinci yüzyılın inşasında söz sahibi olma iddiasında bulunan bir liderin, bu fotoğraf karesinde yer alamayacağı apaçık ortada. İşin bir de vicdan boyutu var. Eğer Altan, başbakanın açtığı dava sonucu mahkûm edilir, hele hele bu mahkûmiyet, diğer davaların da mahkûmiyetle sonuçlanmasına bir biçimde katkıda bulunursa, Erdoğan’ın bu ülkenin demokratlarının gönül defterinden silineceğini düşünüyorum.

Başbakan’ı Ahmet Altan’a karşı açtığı dava ve suç duyurusunu geri çekmeye davet ediyorum. Tayyip Erdoğan, Ahmet Altan’ı, 1999 yılında kendisini de ezip geçen bu sistemin dişlileri arasına atmamalı, gücü ve enerjisini bu çarkların doğru işlemesi için kullanmalıdır.

Hukukçu-Yazar

orkece@yahoo.com

Monday, January 3, 2011

Katledilen aydınlarımızın isimlerini neden siliyorlar?

Avanos belediyesinin sokak isimlerini değiştirmesine ilişkin haberi okuyunca Yevgeni Zamyatin’in “Biz” isimli romanı aklıma geldi. Bildiğiniz üzere Avanos belediyesi insan isimleri taşıyan caddeleri “numaralandırdı”.
“Biz” adlı romanında Zamyatin totaliter bir devlet ve onun toplumunu anlatır. Bu toplumda insanların isimleri yoktur, onlara “numaralarıyla” hitap edilir. Zamyetin ta 1921 yılında Stalinist Rusya’nın gelişini öngörmüştü. İsim yerine numara vermek, insanların “kişiliksizleştirilmesini” temsil eder. Bu anlamda “kişiliksizleştirme” sadece, isimleri numaralarla değiştirilen bireylerin insanlığına karşı girişilen bir saldırı değil, ama aynı zamanda toplumun kolektif hafızasına da bir tecavüz niteliğindedir. Numaralarla toplumsal hafıza oluşturamazsınız.
AKP’li 7, MHP’li 4 ve CHP’li 1 üyenin katılımıyla toplanan Avanos Belediye Meclisi, çoğunluğu kanlı saldırılarla katledilmiş Türkiye’li yazar, şair, aydın ve gazetecilerin isimlerini taşıyan caddeleri yeniden adlandırmak için “numaraları” tercih etmiş. İsimleri numaralarla değiştirilen ve suikastlarda kaybettiğimiz bazı aydınlarımızın isimleri şöyle: Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı ve diğerleri…
Geçenlerde kaleme aldığım bir başka yazıda da, İstanbul’un AKP’li Belediye Meclisi üyelerinin, Ergenekon caddesine, Hrant Dink isminin verilmesi yönündeki önergeyi geri çevirdiklerini belirtmiştim.
Belediyelerin bu “tuhaf” uygulamaları hakkında, şüphesiz ki değişik açıklamalar getirilebilir. Örneğin, Muhafazakâr-Milliyetçi koalisyondan müteşekkil Avanos Belediye meclisinin, “solcu, laikçi” olarak bilinen aydınlara bir alerji geliştirmiş olduğu tartışılabilir. Keza, İstanbul örneğinde, Meclis üyelerinin bir “Ermeni’nin” adını caddelerine vermek istememiş olabileceği düşünülebilir. Bu argümanlar doğru da olabilirler. Ancak, kanımca her iki örnekte de, çok daha derin düzeylerde işlev gören başka dinamikler söz konusudur.
Bizim çok derinlere kök salmış bir unutma kültürümüz var. Her şeyi unutmak istiyoruz. İstiyoruz ki hiçbir şey için yas tutmayalım. Bu davranış kalıpları anlamında, sadece Ermeni kırımları gibi görece uzak geçmişte meydana gelmiş olaylara değil, fakat aynı zamanda daha şunun şurasında 10-20 yıl önce meydana gelmiş olanlara da göndermede bulunmak istiyorum.
Eğer yanlış hatırlamıyorsam, bundan sadece bir yıl kadar önce Sivas Belediye başkanını radyoda dinledim. Başkan 1993’de Sivas’ta katledilen Alevi yurttaşlarımız için bir anıt dikmeye neden karşı olduğunu açıklıyordu. Kelime kelime söylediklerini hatırlamıyorum ama başkanın mesajının içeriği oldukça açıktı. Eğer böyle bir anıt dikilirse, bu anıt sürekli olarak yaşananları hatırlatacağı için, Aleviler ve Sünniler arasında bitmek bilmeyen bir gerilim kaynağı olacağını düşünüyordu. Bu aslında oldukça ilginç bir düşünce biçimi, öyle değil mi? Başkan, benzer olayların meydana gelmesinin geçmiştekilerin hafızadan silinmesine bağlı olduğunu düşünüyor. Aslında bu bakış açısı sadece Sivas Belediye başkanına da ait değil. Kanımca, genel kabul gören düstur budur Türkiye’de…
Gerçekten de, geçmişte meydana gelen olayların tekrarı, bu olayların hafızadan silinmesiyle mümkün olabilir mi? Bizim tarihimiz bunun tam tersinin doğru olduğunu gösteriyor. Sivas Belediye başkanının feci şekilde ıskaladığı şey şudur ki, 1993 yılı, Alevilerin Sivas’ta katliama uğradıkları ilk tarih değildir. Aleviler Sivas’ta daha önce 1978 yılında da katliama uğradılar.
Bence tarihimizi çok daha farklı bakış açılarından yazmaya ve okumaya ihtiyacımız var. Örneğin, en ufuk açıcı olanı, Türkiye tarihini bir travmalar tarihi olarak yazmak olurdu. Bu açıdan bakıldığında o kadar çok şey anlam kazanıyor ki…
Anıları silerek, ümitvar bir gelecek yaratabileceklerini zannediyorlar. Ben tam tersinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Unutmak, unuttuğunuzu zannettiğiniz şeyleri tekrar ve tekrar yapmanızı garantilemekten başka bir işe yaramaz. Geçmişimizi hatırlamaya yetecek kadar cesareti toparlayabilir miyiz dersiniz? Bu bence, Türkiye’de huzurlu bir geleceğe sahip olmamızın tek yoludur.
Avanos Belediye Meclisini, sildikleri aydınlarımızın isimlerini tekrar aynı sokaklara geri vermeye davet ediyorum. Bizim en büyük ihtiyacımız, mümkün olduğunca çok şeyi hatırlamaktır, unutmak değil!

*Bu yazının İngilizce versiyonu, “Why do they erase the names of slain Turkish intellectuals?” başlığıyla, Today’s Zaman gazetesinin 17 Aralık 2010 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.

Saturday, January 1, 2011

Katliamcıların mirasçıları “buradan çıkış yok” dedi

Travmalar söz konusu olduğunda “bireyler” ve “halklar” için aslında çok da bir farkın olmadığını düşünüyorum. Bütün travmalar insanların üzerinde bir iz bırakıyor. Ancak “karşılaşmaktan” kaçınıp, bilinçaltımızın kuytu köşelerine sıkıştırdığımız travmalar, bir biçimde hayatlarımızı yönetmeye, gündelik yaşamlarımızı zehirlemeye devam ediyor. Bu nedenle en büyük zarar da onlardan geliyor aslında…

Bu köşede defalarca söylediğim gibi, “unuttuğumuz”, “unutmaya” devam ettiğimiz sürece, geçmişi tekrar etmeye mahkûmuz. Trajik şeyler yaşandıktan sonra, hafızayı tamamen silip, hiçbir şey olmamışçasına yola devam edebilmek mümkün değil…Unuttuğunuzu zannettiğiniz her şey bilinç altınızda yaşamaya devam ediyor…

Geçtiğimiz Pazartesi günü Maraş’ta meydana gelen olaylar, bu anlatmaya çalıştığım şeyin kitabi bir örneğini ortaya koyuyor aslında. Pazartesi günü, Aleviler, aradan geçen 32 yıldan sonra, bu ilde meydana gelmiş trajik olayları anma “girişiminde” bulundular.

Pazartesi günü Türkiye’deki farklı illerden ve yurtdışından gelen birkaç bin Alevi bu anma toplantısına katılmak için Maraş’ta toplandı. Onlar toplanırken, başka bir grupta “toplanmaktaydı”. Alevilere karşı gösteri için toplanan “bozkurtların” çoğu 18-25 yaşlarındaydı. Yani onlar Maraş’ta katliam olduğunda henüz doğmamışlardı bile…

Şehirlerine gelen “davetsiz misafirleri” protesto etmek için toplanan bu gençler oldukça öfkeli bir şekilde, tam 32 yıl önce katliam sırasında atılan bir sloganı tekrarladılar: “Burası Maraş, buradan çıkış yok”. Maraş katliamından sağ kalanlar bu sloganı gayet net hatırlıyorlar. Gözü dönmüş it sürüleri sokaklarına akın ederken, ölüm onların üzerine bu sloganlarla çöreklenmişti. 2010 yılında tekrar aynı sloganı atarlarken “Bozkurtların” sayısı bir anda 100’den 500’e çıkıverdi. Tamda o noktada Aleviler “anma” törenine son verip, apar topar kenti terk ettiler.

Bu gençler, katliamcıların, kurbanlarının yüreklerine korku salmak için tam 32 yıl önce haykırdıkları bu sloganı nasıl olupta öğrenmiş ve tekrarlamışlardı? Bu slogan onlara nasıl ulaştı? Bu sloganı, Maraşta ne olduğunu bilmedikleri için mi, yoksa tam tersine çok iyi bildikleri ve aynı şeyi tekrar yapmaya aday oldukları için mi attılar? Hiçbir şey unutulmuş muydu gerçekten?

DÜŞÜNMELİYİZ

Olayların ardından Türkiye’nin geleceği adına beni asıl kaygılandıran, muhafakazakar basının bu anma törenini ve karşı gösterileri tamamen görmezlikten gelmesi oldu. Zaman gazetesi de olayı küçücük bir haberle geçiştirdi. Kanımca, katliamdan sonra ilk defa teşebbüs edilebilen bu anma töreni ve onu bastırmaya yönelik tiksinti verici karşı gösteri bu gazetelerin manşetlerine çıkmalıydı. Neden bu gazeteler Maraşı görmezlikten geldiler?

Bu köşede daha öncede yazdığım üzere, bazı Alevilerin Sünni Müslümanlara karşı besledikleri kesif düşmanlıktan ve ön yargılarından hiç bir şekilde hazzetmiyorum. Kanımca bir kısım Alevi, bu kör düşmanlık nedeniyle Türkiye’deki dinamikleri ve süreçleri doğru bir şekilde okuyamıyor, son derece hatalı politik analizler yapıyorlar. Ancak, bizler bir katliamı ve o katliamı sahiplenen bu faşistleri kınamak gibi bir asgari müşterekte birleşemiyorsak eğer, nasıl olupta toplumsal barışa katkı sunacağız? Bu ülkenin dindar Müslümanları bu acıları paylaşmayı beceremiyorlarsa eğer, nasıl olupta Alevilerden, milliyetçilik, din ve derin devleti birbirinden ayırt etmelerini bekleyebilirler? Bu acıları görmezden gelen dindar Müslümanlar nasıl olupta “derin devletle” mücadele ettiklerini iddia edebilirler?

Bu ülkenin geleceği için ümitvar olmak istiyorum. Ama bazen tüm ümidimi kaybediyorum. İşte buda o anlardan birisiydi…

*Bu yazının İngilizce versiyonu Today’s Zaman gazetesinin 24 Aralık 2010 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.