Tuesday, April 12, 2011

Hukukla Linç Etmek

İttihatçıların gerçekleştirdikleri katliam ve kırımların üzerinin örtülmesi, hukuk alanında iki önemli mirasın günümüze kadar gelmesine yol açtı. Bunlardan bir tanesi, devlet içindeki çetelerin işlediği suçların hemen her zaman bir tür ceza bağışıklığından yararlanması idi. Bütün Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca gerçekleştirilen, içinde bir biçimde derin devletin parmağı olan cinayet, katliam ve provokasyonların failleri, ya “yakalanamadı”, ya yakalandıktan sonra cezaevinden “kaçtı”, ya da ortada duran tüm delillere rağmen beraat ettirildi. Tabi suçlarla orantısız şekilde verilen hafif cezaları da bu listeye ekleyebiliriz.

Bu mirasın ikinci kısmı, azınlıklar söz konusu olduğunda, hemen bir el çabukluğunun devreye girip, en temel hukuk kurallarının bariz bir şekilde çarpıtmaya uğratılmasıdır. Bazen yasanın kendisi bu çarpık mantığın bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştır. Örneğin Varlık vergisinde olduğu gibi. Ya da belli düzenlemeler yapılmayarak, kasıtlı olarak hukuki boşluk ve belirsizlikler yaratılmıştır. Örneğin, gayrımüslimlerin kurumlarına tüzel kişilik verilmemesi gibi. Ama en temel çarpıtmalar yüksek yargı kararlarıyla gerçekleştirilmiştir. Mesela, gayrımüslimlere haklar tanıyan Lozan Antlaşması, tuhaf bir tersine çevirmeyle, azınlıkların haklarını kısıtlayan bir enstrümana dönüştürülmüştür. Bu mahkemelerin kararlarına bakın, Lozan’ın pozitif bir şekilde kullanıldığı bir tane örneğe rastlayamazsınız.

Türkiye’deki yüksek yargının zihniyet dünyasını anlamak bakımından en iyi örneklerden bir tanesi de, Yargıtay’ın inanılmaz bir hokus pokusla, Gayrımüslim vakıf mallarını talan ettiren 1974 tarihli kararıdır. Rum vatandaşlarımızdan “yabancı” diye söz edilir o kararda, ta 1936 yılında verdikleri mal bildirimleri, tüzükleri kabul edilir, sonrada malları tek tek ellerinden alınır.

Sadece mallar talan edilmedi Yargıtay kararlarıyla, hepinizin bildiği üzere Hrant Dink’te Yargıtay’ın, sözlerini ısrarla “yanlış anlaması” sonucunda ilk önce manevi linçe, sonra da, o menfur saldırıya maruz bırakıldı.

Ergenekon davasıyla birlikte, sözünü ettiğim birinci miras, yani derin devletin “ceza bağışıklığı” ciddi bir yara aldı. Eksiğiyle, gediğiyle, Ergenekon davası bu yönüyle büyük bir dönüm noktasıdır bu ülke için. Gelin görün ki, aradan geçen onca zaman, değişen bunca şeye rağmen, azınlıklar ve belli tabularla ilgili olarak Yargının hukuku uğrattığı çarpıtma hiçbir değişiklik göstermedi.

En son Orhan Pamuk kararına bakın. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Orhan Pamuk’a karşı manevi tazminat davası açabilir diyor. Böyle bir hukuki fikir yürütme biçiminin, dünyanın en baskıcı rejimlerinde bile kimsenin aklına gelmediğini, gelemeyeceğini biliyorum. Yetmiş milyon kişi, bir adamı lime lime edebilir, ondan bir parça koparabilir deniyor bu kararda. Tabi, soğukkanlı bir kurnazlıkla, her şey hesaplanmış; zaman aşımı nedeniyle Orhan Pamuk’a, ancak Kerinçsiz ve arkadaşlarının açtığı davada tazminat ödenecek. Bunun ne önemi var! Orhan Pamuk’a sakın ola ki bir daha ağzını açma diyor yüksek yargımız. Bize de diyor ki, eğer Ermeni meselesini tartışmaya kalkarsanız, sizi, linç edilmek üzere, kızgın kalabalıkların önüne atarım. “Türkler Ermenileri öldürmüştür” derseniz eğer, göğsünüzde, her an infaz edilebilir bir ölüm fermanıyla dolaşmaya hazır olun.

Ne demişti Orhan Pamuk? “Bir milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü. Kimse söylemiyor, bari ben söyleyeyim...”. Yargıtay, bu sözleri Türklüğe hakaret kabul ediyor ve bu sözler için her Türk vatandaşının dava açabileceğini söylüyor. Eğer Pamuk’un bu sözlerinden her bir Türk vatandaşının kişisel olarak “incindiği” kabul edilecek olursa, Türk yargıçların da bu davaya bakamaması gerekirdi. Yargıçlar “kişisel” meselelerine ilişkin davaları göremezler. Görürlerse sonuç, Pamuk davasındaki gibi olur; hukuk her tarafından eğilip bükülür. Aynı Yargıtay, Pamuk davasından önce, istikrarlı olarak manevi tazminat davasına taraf olabilmek için kişisel olarak isminizin belirtilmesini aramıştır. Örneğin, televizyonlarda ve basında Türk Protestanlara yönelmiş olağanüstü aşağılayıcı sözlere karşı açılan davalarda, Yargıtay davacıların isimlerinin somut olarak zikredilmediğini belirterek tazminat taleplerini reddetmiştir. Bir avuç Protestan’ın dava “ehliyetini” kabul etmeyen Yargıtay, söz konusu olan Ermeni tabusu olduğunda bütün milletin “müşteki” olabileceğini kabul ediyor.

Orhan Pamuk’a yönelik bu kararın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından ağır ibareler kullanılarak mahkûm edileceğine en küçük bir şüphe duymuyorum. Ama, Yüksek Mahkeme’nin Ermeni Tabusu için sözümüze peşinen ipotek koyması, bunu yaparken de hukuku akıl almaz bir şekilde eğip bükmesi beni cidden kederlendiriyor.

Orhan Pamuk hukuk eliyle linç ediliyor. Geçmişte yaşanmış büyük bir lincin konuşulmasını engellemek için hem de... İttihatçıların mirasını korumak için hukuku linç ediyoruz. Bir toplumun bundan daha büyük ödeyebileceği bedel ne olabilir ki?

Hukukçu-Yazar

orkece@gmail.com

Bu yazı Taraf Gazetesinin 12 Nisan 2011 tarihli nüshasında yayınlanmıştır

Friday, April 1, 2011

Hıristiyanları kimler öldürdü

18 Nisan 2007’de Malatya Zirve yayınevinde meydana gelen katliamda öldürülen üç Hıristiyan’dan biri olan Necati Aydın, 2000 yılında, İzmir’in Kemalpaşa ilçesinde İncil dağıtırken Jandarma ekipleri tarafından gözaltına alınmış ve çıkarıldığı Mahkemece tutuklanmıştı.

Jandarma karakolunda Aydın’ı, kendilerini JİTEM görevlileri olarak tanıtan ve sadece ön isimlerini kullanan kişiler sorguladılar. Aydın ilk defa o zaman Jandarma istihbaratının kendilerine gösterdiği yoğun ilgiden haberdar oldu. Bir aylık tutukluğunun ardından Aydın ilk duruşmada serbest bırakıldı ve daha sonrada beraat etti. Suçlama İslam dinine hakaretti. Sonradan anlaşıldı ki, Aydın’ı sorgulayan aynı JİTEM görevlileri köylüleri korkutmuş ve onları “dinimize küfredildi” diye ifade vermeye zorlamıştı. Duruşmada köylülerin vicdanı korkuya üstün gelince Aydın serbest kaldı.

Aydın, serbest kaldıktan sonra kendisine kumpas kuran JITEM’cilerin tespit edilip yargılanması için yoğun çaba sarf etti, ama ne savcıların ve ne de kamuoyunun dikkatini çekebildi.

Malatya katliamından sonra, hikâyenin bu dehşetengiz sonunun ta o zaman, Aydının gözaltına alındığı gün yazılmaya başlandığını düşündüm. Evet bu cinayet, tıpkı Dink ve Santoro cinayetleri gibi, kapsamlı bir planın parçasıydı. Bu ülkede neyin ne olduğunu bilen ve davayı yakından izleyen birinin Ergenekon bağlantısını görmemesi mümkün değildi. Darbe zemininin hazırlanmasında bu cinayetlerin yerini ve ne amaçla yapıldığını aşağıda tartışacağım. Ama önce, bu cinayeti kolaylaştıran bir iklimden söz etmek gerek.

Aydını gözaltına aldıran paranoid devlet aklının tarihsel temelleri var bu ülkede. Tıpkı Hristiyanları öldüren katilleri yaratan zehirli bir arka bahçemiz olduğu gibi. Bu yüzden bu cinayetlerin anlamının kuru bir akılla kavrayamayacağımızı düşünüyorum. Tamam, Ergenekon planladı bütün bunları, ama o planlar, kapalı durmaktan sıkılan, katliamlarla, pogromlarla kendini dışarı atan, kara bir ruhun serbest bırakılmasıyla hayata geçirilebildi.


Önce MGK sonra Ergenekon

2001-2002 yıllarından başlamak üzere misyonerlik Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının değişmez maddelerinden birisi haline geldi. “Misyonerlik” bir ulusal güvenlik sorunu olarak takdim ediliyordu.

Ergenekon’un “Lobi” belgesinde sivil topluma nüfuz edilmesi ve şekillendirilmesi ön görülüyordu. 2004 ve 2005 yıllarında tamamı bir avuç Ergenekon sanığı tarafından kurulan, “ulusalcı” derneklerin pıtrak gibi patladığına tanık olduk. Ayasofya derneğinden, Kuvayı Milliye Derneği’ne… Bu dernekleri kuran Ergenekon sanıkları, bir taraftan Hıristiyanlara göz açtırmazken öbür taraftan da aydınlarımızı sindiriyorlardı. Orhan Pamuk’a, Perihan Mağden’e, Elif Şafak’a ve tabi ki Hrant Dink’e karşı açılan davaların arkasında onlar vardı. Tüm duruşmalara geliyor ve gayet örgütlü bir şekilde terör estiriyorlardı. Hrant Dink yargılanırken, onun için “Misyoner çocuğu” pankartıyla hazır bulunanlar da yine onlardı.

Aynı insanlar Türkiye’nin dört bir tarafında “misyoner” avına da çıkmışlardı. Misyonerle ilgili kitaplar, raporlar yazdılar; konferanslar verdiler; davalar açtılar, en üst düzeyde askeri personele brifingler sundular. JİTEM’in bütün bu ilişkiler ağı içerisinde, gerek istihbari bilgi ve gerekse maddi destek sağlama anlamında merkezi bir role sahip olduğunu görüyoruz.


Ergenekon Malatya bağlantısı

Malatya katliamı davası başladıktan bir süre sonra Mahkemeye bir ihbar mektubu ulaşmıştı. Buna göre, Jandarma Alay komutanı ve İlahiyat fakültesi öğretim üyesi bu olayın asıl azmettiricileriydi. Bu ihbar mektubu bir ateş topu gibi kurumlar arasında dolaştı. Mahkeme topu savcılığa attı, savcılık, suçlananlar askeri şahıslar deyip, askeri Mahkemeye gönderdi ve sonunda da askeri Mahkeme, bunda isim ve imza yok, dilekçe vasfına sahip değil diyerek meseleyi kapatıverdi.

İhbar mektubu bir türlü hedefine ulaşamadı ama cinayetin arkasındaki kara gölge de bir türlü rahat durmuyordu. Avukatlar ilk duruşmaya gittiklerinde, telefonda konuştukları dava stratejilerinin kendilerini düşmanlaştıran haberler eşliğinde yerel basında boy gösterdiğini gördüler. İstihbari bilgilerle dolu sofistike mektuplarla tehdit edildiler.

Geçtiğimiz haftalarda meydana gelen Malatya cinayeti bağlantılı Ergenekon operasyonu, o ilk ihbar mektubunda isimleri zikredilen kişileri hedef aldı, jandarma görevlileri ve bir öğretim üyesi tutuklandı.

Savcıyı, bir ses kaydının ve gizli tanığın ifadelerinin harekete geçirdiğini biliyoruz. Gizli tanık da, üstlerinin emirleriyle Protestanların içlerine sızmış, hatta Pastör olmuş bir uzman çavuş. Sonra yine üstlerinin emriyle Müslüman oluyor ve şimdilerde evleri aranan ilahiyat hocalarıyla birlikte televizyonlara çıkıp ülkenin nasıl elden gittiğini anlatıyordu.

Misyoner karşıtı faaliyetler bakımından Malatya o kadar önemli ki, Türkiye çapında yaygara koparan bu çavuşun maaşı da Jandarmanın bu birimi tarafından ödeniyordu. Malatya Jandarma’nın misyonerleri izlemek için avuç dolusu para harcadığı da Mahkeme kayıtlarına giren faturalarla resmen belgelenmişti.

Bu gizli tanığın anlattığına göre, Malatya eski Jandarma komutanı, üstlerinden aldığı emirler çerçevesinde, bu bölgedeki misyonerleri kokutmak için etkili bir eylem hazırlığına girişmişti. Amaç, ülke çapında etkili bir mesaj vermekti. Katiller seçiliyor, hedefe yönlendiriliyordu. Ergenekon sanığı üst düzey komutanlar da sık sık kenti ziyaret ediyordu. Yakalanmalarının ardından bu komutanlardan birinin üzerinden Zirve yayınevinin eski ismi olan Kayranın altının çizildiği power point slaytlar çıkmıştı.

Hepimizin malumu olan o korkunç katliam, bütün bu çalışmaların ardından geldi. Gizli tanığın dediğine göre azmettirici öğretim üyesi olaydan sonra onu arıyor, “vur dedik öldürdüler” diyordu.

Neden?

Bütün bu misyonerlik çalışmaları neden yapıldı, Hıristiyanları neden öldürdüler? Bunun bir tane akılla verebileceğimiz cevabı var. Bir yandan “misyoner” gibi bir günah keçisi üzerinden milliyetçiliği tırmandırmaya hazırlanıyorlardı, buna hiç şüphe yok. Diğer taraftan, Santoro ile başlayan, Malatya’yla zirveye ulaşan ve daha sonra ülkenin değişik yerlerinde teşebbüs aşamasında kalmış olan cinayetlerle tüm dünyaya, “İslamcı” iktidarla birlikte “Hıristiyanların” kıtır kıtır kesildiği bir ülke olduğumuz imajını vermek istiyorlardı. Kafes planında yaptıkları değerlendirmelerden, başarısızlıklarının farkında olduklarını biliyoruz.

Bütün bu misyoner paranoyalarını yayarken bir grup adamın soğuk kanlı hesaplar yaptığına hiç şüphe yok. Ama yazının en başında anlatmaya çalıştığım, bütün bu paranoyaları hemen benimseyiverecek paronid bir devlet aklı var ortada… Bu işler MGK’da tartışılırken çok muhtemeldir ki bazı askerler bu deli saçmalarına gerçekten inanıyorlardı. Hesaplaşmadığımız geçmişimiz bu paronayaları besliyor ve her düzeyde yeniden üretiyor çünkü.

Gelelim polise. Malatya’da da, tıpkı Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi, polisin tüm adımları izlediğini düşünüyorum. Bir “Ermeni”ye, birkaç “misyonere” yönelmiş tehdit umarlarında değildi bence. Ergenekoncuların katilleri nasıl yönlendirdiğini görüyordu polis teşkilatı, ama muhtemelen büyük yapbozun tamamını göremiyorlardı. Malatya’daki kanlı katliamın ardından diğer illerdeki saldırıları durdurdular.

Sonuç, Malatya katliamını JITEM/Ergenekon yapılanmasının gerçekleştirdiğine hiç şüphe yok. Ama bu büyük resmin arkasında bir başka büyük resim daha var ki, onu da geçen gün tweetere yazdığım mesajda özetlemiştim. “Hristiyanları kim öldürdü? Cevap: Ergenekonun açıga çıkarttıgı kötü ruh. Kurumlara, kitlelelere sinmiş kara duman, 1915'den kalan.”

Hukukçu-Yazar

orkece@yahoo.com

Bu yazı Taraf gazetesinin 2 Nisan 2011 tarihli nüshasında yayınlanmıştır