Thursday, December 30, 2010

Sahici, Çıplak, Korkusuz: yılın adamı, Ahmet Altan

Sahici, Çıplak, Korkusuz: yılın adamı, Ahmet Altan

Orhan Kemal Cengiz

Taraf gazetesi genel yayın yönetmeni Ahmet Altan’ın Today’s Zaman tarafından “yılın adamı” seçildiğini Zamanın online versiyonundan okuyunca, gerçekten mutlu oldum. Altan bence sadece yılın değil belki de son on yılın adamı Türkiye’de.

Türkiye’de ne kadar tabu varsa hepsini alaya almış bir adam Ahmet Altan. Ölümü göze almadan bunu yapamazsınız. O, aldığı sayısız ölüm tehditlerini bir kere olsun dile getirmemiş, sözünü etmeye bile gerek duymamış bir şövalye.

Her şeyin dolaylı konuşulduğu, insanların kendilerini ve duygularını asla doğrudan ifade edemedikleri bu ülkede Altan, hepimize sahici konuşmanın, sahici yazmanın nasıl bir şey olduğunu öğretti. O çok akıllı bir adam. Ama bu sahicilik onu, bütün zırhlarıyla dolaşanların gözünde, her an her şeyi söyleyebilecek, bir “deli” mertebesine çıkardı. Altan yazınca, konuşunca, en tehditkâr ağızlar, sustu, yolunu değiştirdi; onunla göz göze gelmemek için kuytu köşelere saklandı. Sahip oldukları tek şey, işleri, rütbeleri, konumları olanlar, Altan gibi sahici insanlardan ölesiye korkarlar. Bu çıplak kalma korkusudur. Maskenin düşmesi, zırhın delinmesi korkusu…

Ahmet Altan bütün ezilenlerin, köşeye iktirilenlerin, marjinallerin sesi, soluğu oldu. Maço dünyamıza “erkekçe” meydan okudu. Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük edebiyatçılardan biri olan Altan, en çok kadınları, kadınların iç dünyalarını anlattı. En çok kadınları şaşırttı. Bir erkeğin, nasıl olupta ruhlarının kendilerinin bile bakmaya korktukları kuytularına böyle davetsiz, ama hiçbir şeyi kırıp dökmeden girebilmesine hep şaşırdı kadınlar.

Kadınlar, kendilerini bu kadar tanıyan bir adamın, en az onlar kadar Türkiye’yi de tanıması nedeniyle, her zaman iki tabancayla dolaştığını bilselerdi herhalde şaşkınlıktan küçük dillerini yutarlardı. İşte böyle bir adamdı Ahmet Altan.

Başlıkta “korkusuz” dedim ama aslında ben hiç kimsenin korkusuz olduğuna inanmıyorum. Korkusuz birinin insan olacağına inanmıyorum. Ama herhalde korkuyla birlikte yaşamayı öğrenmek diye bir şey var. Korkuya rağmen doğru bildiğini yapabilir insan. Altan’ın korkularına teslim olmayan bir adam olduğunu biliyorum. O en büyük cesaretin insanın kendisi olması olduğunu çok iyi biliyor. Kendin olmak için bütün zırhlarını çıkarmak zorundasın. Bunu yapabilmek için, korkunun dehlizlerinden geçmek zorundasın. İnsan içindeki en zayıf, en incitilmiş yere dokunabildiğinde, en güçlü formuna dönüşüyor aslında. Kendini kabul ettiğinde, başkalarını da kabul edebiliyor, kendini bıraktığında yaşayabiliyor hayatı, kendisi olduğunda bütün insanlık âleminin de bir parçası oluyor.

Lafı daha fazla uzatmadan, yılın adamına, büyük edebiyat ustası Ahmet Altan’a sözü vermek istiyorum. Altan’ın “Tehlikeli Masallar” adlı kitabından bu Paar günü için şu denemeyi seçtim sizin için.


“Acaba kendimizi en çok savunduğumuz sırada mı alıyoruz en büyük yaralarımızı, en büyük budalalıklarımızı, en akıllıca davrandığımızda mı yapıyoruz acaba, rahatı ve güvenceyi en çok istediğimizde mi kaybediyoruz, en büyük mutluluklarımızı en çok korktuğumuz da mı acaba korktuğumuz başımıza geliyor?...

Kendimizi bu kadar savunmasak, bu kadar çok korumasak, yaralarımız, pişmanlıklarımız ve acılarımız daha mı az olurdu acaba?


İnsanları bu kadar çok denediğimiz, kendimizi kalkanlarımızın arasına böylesine iyi gizlediğimiz, hiçbir acıya ve sıkıntıya razı olmadığımız için mi en çok istediklerimiz en uzağımıza düşüyor, mutluluk ele geçmez bir masal kuşuna dönüşüyor.

Hayat seçimlerle dolu ve her seçim bir kaybediş...
Bir şeyi seçen, bir başka şeyi kaybediyor.
Ya da hiçbir şeyi seçemez ve her şeyi kaybedersiniz.

iki yürekten biri soğuk biri sıcaktır, sıcak olan yüreği çöpe atarlar, soğuk olan yürek pırlanta değerindedir.


Zırhlarımız, korkularımız, savunmalarımız, hesaplarımız, bizi hep bir şey seçmemeye götürüyor, aklımız "öbürünü kaybetmemeliyiz" diyor... Ve en akıllı, en güçlü, en zırhlı, en hesaplı olduğumuz zamanda, her şeyi kaybediyoruz, en çok istediğimiz bizden en uzağa düşüyor.


Aşk dedikleri, bir insandan küçük bir kil parçası alıp bir gün yıkılıcağını gizliden gizliye hep bilerek, o küçücük parçadan kocaman bir heykel yaparken kendilerinin de heykelinin yapıldığını bilmezler.
Sonra birden yüzlerini çevirirler.
Heykellerin kolları bacakları yanlış oynar, parçaları dökülür.
Her seferinde, yeni küçük kil parçalarından yeni heykeller yapmak için, arkalarında kırık bir heykel bırakarak uzaklaşırken, aynı mahzun sesle, aynı sözcüğü söylerler.
-Elveda.”
Son olarak, kendisi de son derece sahici bir insan olan Todays Zaman genel yayın yönetmeni Bülent Keneş’i ve Ahmet Altan’ın yılın adamı seçilmesi kararında rol oynayan tüm Zaman çalışanlarını tebrik ediyor ve saygıyla selamlıyorum. Çok sağ olun.

Tuesday, August 10, 2010

Is it money that keeps Turkey denying what happened to Armenians? - ORHAN KEMAL CENGİZ

So what prevents Turkey from confronting its past? Why on earth do Turks find it so difficult to talk about what happened in this country almost a century ago? Why is it relatively easier for an American to talk about slavery or the massacres of Native Americans, or for other nations for what they did in the countries they colonized, whereas Turks have created such a big taboo out of their past with Armenians? What makes the Turkish case so different?

Saturday, July 31, 2010

How could Facebook possibly destroy your relations and your life? by ORHAN KEMAL CENGİZ

All I know is that fun turned into nightmare. Some people will think that I deleted them from my list and this is why they can’t see me anymore, some will think that I am not a reliable person and I just destroyed the entire network and so on. So, a web page that is supposed to make your ties with friends flourish may actually cause irreparable damage to your relations. Be careful and do not take Facebook at face value!

Thursday, July 29, 2010

1915, 1934, 1955, 1978, 1993, 2010... by ORHAN KEMAL CENGİZ

Since 1915 not a single mass provocation or massacre has developed spontaneously on this soil. They all had been prepared quite masterfully and diligently. Armenian massacres in 1915, anti-Jewish pogroms in 1934, anti-Greek and Armenian pogroms in 1955, the Alevi massacres of 1978, the Sivas massacre of 1993, they all were carefully planned and organized by the deep state elements in this country.

Tuesday, June 29, 2010

‘PKK is ready for peace’ by ORHAN KEMAL CENGİZ

The Kurdish question came to this gangrenous point because of the military's disastrous and inhumane politics in the region. The destruction of villages, torture, disappearances, executions and so many other grave human rights violations became routine in the region. These “politics” only made the PKK bigger and bigger.

Monday, June 21, 2010

Bir Dostun Kaybı-Ümit Aydil


İşte tam bu noktada köşe yazarının ikilemi başlıyor. Öyle zamanlar vardır ki, okurlarınızı pek fazla ilgilendirmeyecek şeylerle doludur içiniz dışınız…Kişisel şeylerden bahsediyorum. Böyle bir durumda, kişisel olarak sizi etkileyen bu şeyler olmamış gibi yapıp, aslında o anda ne aklınızı ve ne de yüreğinizi zerre meşgul etmeyen meseleler üzerine mi yazacaksınız, yoksa o anda gerçekten kafanızın ve yüreğinizin meşgul olduğu şeyleri mi paylaşacaksınız okurlarınızla?
Geçtiğimiz Cuma günü benim için çok kıymetli olan bir dostumu kaybettim. Eski asker, emektar hukukçu, 54 yaşındaki Ümit Aydil, soylu ve şövalye ruhlu bir adamdı. Ben avukatlık stajımı yaparken o da İzmir Barosunda, stajdan sorumlu Yönetim Kurulu Üyesiydi.
Bir dostun cenazesine katılmak tuhaf bir duygu. Oraya birisi için gidiyorsunuz ama, o kişi orada yok. Ama sanki bir yerlerden çıkıp, omzunuza dokunup, “hoş geldin” diyecekmiş gibi geliyor insana… “Cenazeme hoş geldin”…
Sevdiğimiz insanların cenaze törenleri, belki de, yaşamlarımızın anlamını sorgulayacağımız özel anların bizlere sunulduğu vesilelerdir. Asıl umurumuzda olması gereken nedir; gereksiz yere ve ahmakça kafamızı meşgul edip durduğumuz eften püften meseleler neler? Cumartesi günü İzmirde katıldığım cenaze töreninde bu soruları sorarken buldum kendimi. Önemliymiş gibi görünmekte olan şeyler bir anda önemsizleşti, bir süredir yeterince dikkat göstermediğim şeyler de bir anda çok önemli oluverdiler….Bir anda dostlarımı ne kadar özlediğimi ve aslında yaşamımda ne kadar önemli bir yerleri olduklarını fark ettim, günlük kaygılar uçup gitti…
Dostlarınızın oralarda bir yerlerde olduklarını düşünüyorsunuz, ne zaman isteseniz onları ziyaret edebileceğinizi…Ama bir gün bir tanesi ortadan kayboluveriyor….Tam o anda, o insanın sizin için ne kadar da önemli olduğunu derinden bir şekilde fark ediveriyorsunuz…Bir süredir o insan aklınıza gelmiyordu belki, kaygı listenizde o yoktu…Ama kaybedince, acı bir şekilde, aslında hep orada, kalbinizin saklı bir köşesinde durduğunu fark ediyorsunuz. Dostunuzun kaybıyla birlikte, kalbinizin farkında olmadığınız bu saklı köşesi ciddi bir şekilde acıyor.
Ve kelimeler anlamını kaybediyor.
Huzur içinde yat Ümit abi, her zaman hatırlanacak ve hep kalbimizde yaşayacaksın.”

Sunday, May 9, 2010

The Islamization of Turkey

Therefore, all the fuss created by secular elites in Turkey regarding “Islamization” is not because their lifestyles are being threatened or forced to change, but because they are extremely allergic to the emerging new “class.”
http://www.todayszaman.com/tz-web/102-orhan-kemal-cengiz.html